Son günlerde sosyal medyada yer alan bir duyuru, sektör temsilcilerinin dikkatinden kaçmamıştır: Suriye’deki tekstil fuarına Türk üreticilerin davet edilmesi. Bu gelişmeyi sağlıklı değerlendirebilmek için öncelikle sakin bir analiz yapmak, geçmişten günümüze değişen dengeleri doğru okumak gerekir.
Suriye, belirli bir döneme kadar Türkiye tekstil sektörü için önemli bir potansiyel pazardı. Ancak bölgede yaşanan siyasal gelişmeler ve iç savaş, dengeleri tamamen değiştirdi. Ülkemize gelen sığınmacılar üzerinden “ucuz işçilik” fırsatı yaratıldığını düşünen anlayış, orta ve uzun vadede sektörün kendi ayağına sıkmasına yol açtı.
Bu süreçte gözden kaçırılan iki kritik gelişme yaşandı:
1. Usta-Çırak İlişkisinin Bitmesi ve İnsan Kaynağı Kaybı: Altyapıdan yetişen eleman kalmadı. Yıllarca ucuz iş gücü olarak görülen ve üretimin inceliklerini Türkiye’deki atölyelerde öğrenen iş gücü, zamanla kendi ülkesinde ya da farklı bölgelerde daha düşük maliyetler ve sağlanan desteklerle kendi tekstil firmalarını kurdu.
2. Müşteri Portföyünün Daralması: Bizim atölyelerimizde yetişen bu yeni usta ve üreticiler, daha düşük maliyet avantajıyla doğrudan Türk tekstilcisinin pazar payına ortak oldu ve müşteri portföyümüzü daralttı.
Elbette serbest piyasa ekonomisinde rekabet doğaldır. Ancak rekabet edebilmek için eşit veya adil koşulların bulunması gerekir. Günümüzde yerli tekstil fuarlarımızın dahi boş kalmaya başlaması, tehlike çanlarının çaldığının en somut göstergesidir.
Şüphesiz ki tabloyu sadece dış etkenlere bağlamak kolaycılık olur. Sorunun bir diğer ana kaynağı, Türk tekstilinin yıllardır aşamadığı fason üretim ve taklitçilik çıkmazıdır. Katma değer yaratmayan, markalaşamayan ve sadece maliyet odaklı rekabet etmeye çalışan bir modelin sürdürülebilir olmadığı artık netleşmiştir.
Sektördeki bu tıkanıklık, sermayenin de yön değiştirmesine neden olmaktadır. Bir dönem tekstilden elde edilen kazançlarla otel yatırımları yapılırken, bugün tekstilcilerin gıda sektörüne yöneldiğini görüyoruz. Ancak bu yönelim artık bir “büyüme” tercihi değil; tekstil tükendiğinde ayakta kalabilme çabası, yani bir hayatta kalma refleksidir.

Çözüm Nerede? Öneri: Kademeli Markalaşma Desteği
Bu gidişatı tersine çevirmek için geçici pansumanlara değil, vizyoner devlet politikalarına ihtiyacımız var. Sektörün yeniden ayağa kalkması için somut önerim şudur:
Devlet, tekstil üreticilerine sunduğu teşvik ve destekleri doğrudan “kendi markasını oluşturan ve ihraç eden” firmalara kademeli olarak aktarmalıdır.
Maliyet odaklı fason üretimle küresel ölçekte rekabet etme şansımız kalmamıştır. Desteklerin, sadece ayakta kalmayı amaçlayan işletmelere değil; özgün tasarım yapan, kendi markasını kuran, katma değer üreten ve “var olmayı, değer yaratmayı” hedefleyen üreticilere verilmesi şarttır.
Sonuç olarak; Suriye’deki fuar davetleri ya da değişen pazar dinamikleri sadece birer semptomdur. Asıl hastalık, marka odaklı dönüşümü sağlayamamış olmamızdır. Türk tekstil sektörü artık gıda veya inşaat gibi farklı sektörlerde sığınak aramayı bırakıp, kendi gücünü marka değeriyle birleştirerek küresel pazarda yeniden konumlanmalıdır.